Kozmik Yüzleşme: Kur’an Eskatolojisinde "Arz", "Seyir" ve Nihai Karşılık Tasvirleri
Giriş: İlahi
Mahkemenin Fenomenolojik Eşiği
Kur’an
eskatolojisinde ilahi karşılık, yalnızca fiziksel bir cezalandırma süreci
değil; bu safhadan önce vuku bulan ve öznenin varoluşunu sarsan bir “akıbetle
yüzleşme” evresidir. Mü’min Suresi 46. ayet, bu süreci “Arz” (عرض) kavramı üzerinden kurgulayarak, ilahi
adaletin sanığı nihai hükümden önce kaçınılmaz akıbetiyle nasıl karşı karşıya
getirdiğini semantik bir titizlikle resmeder.
1. Arz: Bir
Teşhir ve Dehşet Seansı
Bu bilinçsel ve varoluşsal yüzleşmenin en yoğun anlatıldığı ayetlerden biri Mü’min suresi 46. ayettir. Ayet, ilahi karşılığın iki aşamasını birbirinden ayırır: arz (عرض) ve idhal (إدخال).
“Ateş; sabah akşam ona arz edilirler. Saat vuku bulduğu gün ise: ‘Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun’ denir.” (Mü’min 40:46)
Kur’an'da
"Saat" kavramının kullanımı, bu sürecin kronolojik bir takvimden
ziyade “hukuki bir ikame anı” olduğunu doğrular:
“Saat vuku
bulduğu gün suçlular umutlarını keserler (yublisu).” (30:12)
“Saat vuku
bulduğu o gün (müminler ve kafirler) birbirinden ayrılırlar.” (30:14)
“Saat vuku
bulduğu gün suçlular, dünyada sadece bir saat (sâaten) kaldıklarına yemin
ederler.” (30:55)
“Göklerin ve
yerin mülkü Allah’ındır; Saat vuku bulduğu o gün batıla sapanlar hüsrana
uğrayacaktır.” (45:27)
İncîl'deki
(Matta 9:22) “Ve kadın o anda (ܫܳܥܬ݂ܳܐ - Şa’ta) iyileşti” ifadesinde
olduğu gibi, "Saat" kavramı sadece bir "zaman dilimi"
değil, “bir olayın vuku bulduğu kritik an ve hükmün icrası” anlamına
gelir. Mü’min 46’da bu ifade, iki farklı evreyi dilsel olarak birbirinden
ayırır:
Evre: “Sabah akşam
arz edilme” durumu (Hüküm öncesi teşhir).
Evre: Saat’in
kalkmasıyla/ikamesiyle başlayan yeni durum (İnfaz/İdhâl).
2. Varlıksal
Teşhir ve Bilinçsel Uyanış
Mü’min 46’daki
"yu‘radûne" (arz olunurlar) ifadesi, Kur’an’ın diğer
"karşı karşıya getirilme" sahneleriyle bütünleşik bir okumaya tabi
tutulduğunda gerçek mahiyetini kazanır. Bu uyanış, Sur’a ikinci üflenişin bir
sonucudur:
“Sonra ona bir
kez daha üfürülür; bir de bakarsın onlar ayağa kalkmış bakınıyorlar.” (Zümer
39:68).
Bu
"arz" süreci şu boyutlarla derinleşir:
Varlıksal
Teşhir: "Rabbinin huzuruna saf saf arz edilmişlerdir." (Kehf,
18:48). "O gün arz olunursunuz; sizden hiçbir gizli şey kalmaz."
(Hâkka, 69:18).
Durdurulma ve
Karşılaşma: "Ateşin karşısında durdurulduklarında (vuqıfû
alê’n-nâr) bir görsen…" (En‘âm, 6:27). Burada özneler ateşin içine
atılmaz; ateşin karşısında, eylemlerinin somutlaşmış bir projeksiyonu olarak
tutulurlar.
Gizlinin Açığa
Çıkması: "Cehennem azgınlara açıkça gösterilir (burrizat)."
(Şuarâ, 26:91). Buradaki burrizat fiili, ontolojik bir perdenin
kaldırılmasını, hakikatin örtüsüz şekilde bilinç önüne serilmesini ifade eder. (
Bu ayetler
ışığında Arz, mekânsal bir yer değiştirme değil; Sur’un üflenişiyle
uyanan bilincin, diriliş meydanında kendi hakikatiyle kaçamayacağı bir biçimde
yüzleşmesidir. Bu, infaz öncesi bir "mahkeme salonuna kabul"
evresidir; saklanacak hiçbir yerin kalmadığı mutlak bir şeffaflık anıdır.
3. Seyretme:
Uzak Bir Yerden Gelen Bilişsel Şok
Kur’an, bu
"arz" sürecinin fiziksel bir temastan ziyade, görsel ve işitsel bir
kuşatma olduğunu şu sarsıcı sahneyle detaylandırır:
“Ateş onları
uzak bir yerden gördüğünde, onun öfkesini ve uğultusunu işitirler.” (Furkân,
25:12).
Burada ateş
henüz dokunmaz; fakat bilince çarpar. Uzaklığa rağmen hissedilen öfke ve
uğultu, yaklaşan sonun psikolojik ağırlığını temsil eder. Bu, henüz hüküm
kesinleşmeden önce yaşanan bir bekleyiş gerilimidir. Kur’an bu psikolojik
yıkımı fiziksel tepkiler üzerinden betimler:
Sabitlenmiş
Bakışlar: "Gözlerin dehşetten donakalacağı (şâhısatu’l-ebsâr) bir güne
ertelenmektedirler." (İbrahim, 14:42).
Varoluşsal
Boşluk: "Bakışları kendilerine bile dönmez ve gönülleri bomboştur
(ef’idetuhum hevâ’)." (İbrahim, 14:43).
Bu donakalmış
bakışlar, arz edilen ateşin yarattığı dehşetin dışavurumudur; kişi kendi
elleriyle hazırladığı akıbetinden gözünü ayıramaz hale gelir.
4. Deneyim Değil, Dilsel Sahneleme
Buradaki en
kritik epistemolojik ayrım, bu tasvirlerin bir "deneyim aktarımı"
değil, bir "dilsel sahneleme" olmasıdır. Peygamberler, ölüm
sonrasını bizzat tecrübe etmiş "metafizik gözlemciler" değildir:
Deneyimsel
Sınır: "De ki: Ben Rasûllerin ilki değilim. Bana ve size ne
yapılacağını da bilmem." (Ahkâf, 46:9).
Gözlemciliğin
Kesilmesi: Hz. İsa’nın kıyamet günü vereceği beyan,
peygamberlerin bile "ölüm amnezisine" (bilinç kesintisine) tabi
olduğunu tesciller: "Sen beni vefat ettirince (teveffeytenî), onların
üzerinde tek gözlemci (Rakîb) yalnızca Sen oldun." (Maide, 5:117).
Ontolojik
Eşitlik: "Gerçek şu, ben bir beşerim sizin gibi; bana vahyediliyor."
(Kehf, 18:110).
Ahiret dili bu
nedenle temsilî bir karakterdedir. Peygamber bu
sahneleri yaşamış biri olarak değil, “deneyimlenemeyen bilinmeyeni”
sarsıcı hakikatini insan zihnine "tercüme eden" bir elçi olarak
sunar.
5. Temsilî
Dilin Gücü: Sembollerden Hakikate
Kur’an
bilinmeyen bir varlık alanını, insanın dünyevi algı kapasitesine uygun
imgelerle inşa eder:
"Hiçbir
nefis kendisi için saklananı (ahiretin mahiyetini) bilemez." (Secde,
32:17).
"Nimetler
onlara benzer şekilde (müteşâbihen) sunulur." (Bakara,
2:25).
Ateş, zincir
veya "arz" sahneleri; fiziksel bir mekân tarifi değil, insanın
vicdanında karşılık bulacak dilsel ikonlardır. Bu sahneler dilseldir çünkü
insanın aşkın olanla bağ kurabileceği tek araç dildir. Arz sahnesindeki uğultu
ve donakalmış bakışlar, aslında bir "gezi notu" değil; vicdanın en
derin katmanlarını uyandırmayı amaçlayan vahyî birer edebî şaheserdir.
Sonuç:
Hükümden Önceki Son Ayna
Mü’min
40:46’nın derin yapısı, ilahi adaleti iki temel safhaya ayırır:
Arz ve
Yüzleşme Safhası: Ateş gösterilir, yaklaştırılır ve özneler karşısında
durdurulur. Bu evre, sanığın kendi hakikatiyle çarpışmasıdır.
İdhâl (Cezaya
Sevk) Safhası: "Saat vukubulduğunda onları azaba sokun
(edhılû)!" denilerek gösterim biter ve fiili karşılık başlatılır.
Eğer kişi
zaten "kabirde" fiziksel bir azab sürecinde olsaydı, kıyamet günü
(Saat'in ikamesiyle) tekrar "girin/sokun" emrinin verilmesi Kur’an’ın
kronolojik tutarlılığına aykırı olurdu. Kur’an bu sarsıcı tasvirlerle bizi
"korkuyla felç etmek" değil, "bilinçle uyandırmak"
ister.
Bu tasvirler
özellikle; zalimleşen, kibirde katılaşan ve hakikate karşı bilinçli körleşen
kişiler için birer "kendine gel" çağrısıdır. Zira insan, uyandığı o
ilk saniyede kendini tam da bu "arz" sahnesinde, kendi elleriyle
hazırladığı akıbetini seyrederken bulacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder